25 Kasım 2009 Çarşamba

Griiip beni neden yoruyosuuuunnnn?

Eee kimseyi öpmeyin dediniz öpmedik. Tokalaşmayın dediniz tokalaşmadık. Ellerimizi yıkadık, C vitamini diye manavla ahbap olup neredeyse kasa kasa mandalina, portakal yedik. Yedik de ne oldu? 10 gündür ağzı burnu yamulmuş bir halde yatıyorum evde. Hayır işin kötüsü artık bütün grip vs. olanlar domuz gribi diye adlandırıldığı için bilmiyorum da bunun ne olduğunu. Belirtilere bakıyorum (kusma, karın ağrısı, ateş vs.) iki gün domuz gribi. Üçüncü gün boğaz ağrısı, vücut ağrısı oluyor sanarsın ki soğuk algınlığı. Sonra yine dönüyor domuz gribine. Geçirdiğim rahatsızlıktan dolayı bünyem zayıfladı zaten. E gastritim vardı zaten birde üstüne ameliyat öncesi ve sonrası içtiğim ilaçlarda dokununca midemi de aldım elime (üstüne de helicobakter çıktı bi de). En son çocukluğumda bu kadar yatak döşek yatmıştım pek bir fena oldu bu. Merak ediyorum şimdi bu hastalık domuz gribiyse ben atlatmış mı oluyorum bunu? Bir daha olmayacak mıyım. Değilse de bir daha kaldıramam bu kadar hasta olmayı. Gelmesin valla bana. Of ya bu sene ne kadar zor geçti benim için...

10 Kasım 2009 Salı

Bizler buradayız Ata'm. Sen rahat uyu...


"Güneşi" özledik...

08 Kasım 2009 Pazar

Aşk-ı memnu da neymiş. Bu düpedüz Dallas yav...


Aylardır fırtınalar estiren Bihter-Behlül hikayesine rağmen bu diziye daha önce göz ucuyla bile bakmamıştım. Sadece gazetelerde yazan "araya yastık koyduk" vs. türü yazılardan biliyordum olayları. (Utanarak söylüyorum kitabını da okumamıştım). Bu hafta kanalları dolanırken ne var ne yok diye bu diziye denk geldim. Birazda Kıvanç Tatlıtuğ sebebi ile bu haftaki bölümü seyrettim. Şimdi naçizane görüşlerimi ve tipler hakkında düşüncelerimi paylaşmak istiyorum...
Efenim şimdi anladığım kadarıyla esas kız Bihter, esas oğlan da Behlül...

Bihterden başlayalım bakalım. Tamam yavrucum zengin kocayı kapmışsın bu aşikar. Anneciğini de almışsın yanına (ki annen sana beş basar bence) ama utanmıyor musun kocanın yeğeni ile iş pişirmeye. Valla iyi cesaretmiş sendeki bravo. Ayrıca o havalar ne öyle "ben bu evin hanımıyım cart curt" diye bağırmalar falan. Evin hanımısın ama pek bi cadalozsun. Ha bir de evden çıkarken çantamı getir dedin hizmetçiye. Anlamadım her çantanda para dolu bir cüzdan mı var da çıkıyorsun evden çantayı koluna takıp? Beğenmedim otur sıfır. (Kıskanıyorsam ne olayım ayol...) Ha bu arada araya istersen yastık yerine baza koy yemezler...
Behlül'e gelelim. Behlülcüm valla ne diyim Allah özene bezene yaratmış seni ama isim falso. O ne öyle Behlül diye. Düldül gibi... Bu arada çocuuum öyle kısa kollu t-shirtle, üstü açık arabalarla dolanma üşütürsün mazallah. Bu arada dikkat ettim arabayı pek bir haşin kullanıyorsun aman dikkat et kaza geliyorum demez. Ha birde sendeki cesarette takdire şayan. Bihtere ortalık yerde "Seviyom be çok seviyom" diye bağrınırsan amcana yakalanıverirsin benden söylemesi... (bu arada eşimin ilk söylediği şey şu oldu: "Bu Kıvanç Tatlıtuğ da çok çirkinleşti". Eh be yani o çirkinse bizim gibi normal insanlar ne oluyor onu bilmiyorum. Allah çarpar valla)
Bir de Adnan bey var. Ya kardeşim bi gözünü açta bak ne oluyor diye. Herkesi mıyır mıyır dinliyosun ama senden ses çıkmıyor. Atı alan üsküdarı geçmiş sen hala benim mıydırık kızım Behlüle aşıksa ben ne yaparım diye düşünüyorsun. Otur. Sana da sıfır. (Ha bu arada o matmazelle bihterin anasının sende gözü yoksa bana da Boogie demesinler)
Bihterin anasına gelince Firdevsti adı sanırım. Valla cin gibi kadın. Adamı sulu getirir susuz götürür. Oh ne güzel yaşlı, zengin damadı bulmuşsun çat keyfini bakalım. Yok masajcım gelecek yok banyomu hazırlayın vs. vs. oh ne ala memleket...
Nihal karakterini ise yatıp kalkıp dövücen. Tipsiz, kemçik suratlı. O kadar paran var gittin en zevksiz lambayı aldın yani bravo. Ayrıca kuzen kardeş demektir. Ayıp diil mi öyle Behlüle aşık olmalar vs. Otur. Sana da zayıf verdim.
Diğer tiplere gelince,
Şöfer bey oğlum. Benden sana tavsiye o kız sana yar olmaz. Ayrıca söyle makyöze göz altlarına biraz daha kapatıcı sürsün. Pek bi mor. Bi de pek kara sarı bir rengin var. Doktora gidip muayene ol bi ara istersen.
Çen çen konuşan kahküllü kızım. Sende pek boşboğazsın hiç sevmem öyle car car konuşanları. Bu gidişle başın belaya girer benden söylemesi.
Firdevsin banyo hazırlayan hizmetçisi. Ya senin o kıyafetlerin anneannenden mi kaldı. O ne ya? Öyle elbiseler satılıyor mu hala? Tipsiz...
Matmazel. Sana niye matmazel diyolar anlamadım. Türk değilsen adın niye Deniz. Ayrıca çocuk bakıp o maaşla boğaz manzaralı evde oturuyorsan iyi kazanıyorsun demektir. Başka ailelerde bakılacak çocuk varsa bana bi haber at bloga. Adresim belli. Hadi öptüm canııım...
Behlüle kafa tutan tip. Yavrucum kafa tuttuğun kişi senin iki katın. Hayır yani süper kahramansan falan söyle. "Bizim de süper kahramanımız var" diye havamız olsun...

Bu arada ben diziyi izlerken eşim de sorular sorup duruyordu onlarla ilgili. Hatta bir ara "bunlar akşamları evde böyle mi giyiniyorlarmış" dedi. Yok canım, nerden çıkardın gündüz süslenip akşamları bizim gibi yampiri eşortmanları çekip tv seyrediyorlar...

16 Ekim 2009 Cuma

Köpek, Değnek ve Sufi...

Bir gün Sufi gibi giyinmiş bir adam yolda bir köpek görür ve değneğiyle sertçe köpeğe vurur. Acıyla çığlık atan köpek, büyük bilge Abu-Said'e koşar. Kendini bilgenin ayaklarına atar ve yaralı pençesini tutarak ona zalimce davranan bu adamdan intikam almak ister.
Bilge ikisini bir araya getirir. Sufi'ye döner:"Ey pervasız adam! Zavallı bir hayvana bu şekilde davranmaya nasıl cüret edersin? Şu yaptığına bak!"
Sufi yanıtlar: "Benim kabahatim değil, köpeğindir. Ben ona vurmadım o derneğime çarptı".
Ama köpek şikayetinde ısrarcıdır.
Sonra acımasız adam köpeğe döner: "Nihai bedeli aramak yerine izin ver ben acını gidermene yardımcı olayım".
Köpek şöyle der: "Yüce ve bilge insan! Ben bu adamı Sufi gibi giyinmiş görünce bana hiçbir zarar vermeyeceğine ikna oldum. Normal giysiler giymiş olsaydı yolundan çekilirdim zaten. Benim asıl hatam dış görünüşüyle bir insanın güvenilir olduğunu düşünmek oldu (yada tam tersi-boogie). Ona ceza vereceksen, al o yüce giysileri üstünden. Onu dürüst insanların giysilerinden yoksun bırak"...

12 Ekim 2009 Pazartesi

Kocacııım iyiki doğduun


Bugün sevgili eşimin doğumgünü. 34 yaşına giriyor. Sevgili kocama mutlu, sağlıklı, para dolu bir ömür diliyorum. İyiki doğdun kocacıııııım :) (Sanırım ağzımdan çıkan kocacıııım lafını ilk ve son burada duyacaksın :) Ne yapayım biliyorsun sevmiyorum öyle mıç mıç konuşmaları)

03 Ekim 2009 Cumartesi

Oha yani!!


Biraz keyifsizlikten, biraz tembellikten, biraz da yoğunluktan uzun zamandır yazmıyordum ama yeniden döndüm işte. Hemde oha, çüş, yuh vs. diyebileceğiniz bir şeyi yazmak için. Konumuz Farmville. Farmville facebook üzerinden oynanan oyunlardan biri daha doğrusu biriydi bugüne kadar. Bu oyunda tarlanızda mutlu mesut sebze meyveler ekiyor, hasatlarını yapıyor ve para kazanıyordunuz. İnekleri, keçileri sağıyor, koyunların yünlerini kırpıyor tralalalaaa diye şarkı söyleye söyleye dağlardaki Heidi modunda dolaşıyorduk tarlalarda. Bugün tarlama gidip ektiğim buğdaylara bakayım dedim ama bir uyarı çıktı karşıma "bu site bilmemne kararı gereğince kapatılmıştır" diye. Nasıl yani şaka mı bu dedim ama şaka değilmiş. Gerçekten de bu zararsız, sevimli oyun Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nın itirazı üzerine engellenmiş. Sebebi ise kahkahalara boğduracak kadar komik "Çiftçi Mallarının Korunması Hakkındaki Kanun uyarınca yapılan itirazın gerekçesi kullanıcıların 'Online Üretici Sertifikası'na sahip olmamasıymış. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'na gönderilen dilekçede FarmVille uygulamasının sertifikasız çiftçiliği özendirdiği vurgulanarak, kayıt dışı ekonomiyle mücadele kapsamında siteye erişimin engellenmesi talep edilmiş".
Youtube, bir ara blogspot derken interneti tümden iptal etsinler ülkede tam olsun.
Ne istediniz be benim buğdaylarımdan...

01 Eylül 2009 Salı

Baz istasyonlarına dur demek için Moda'da buluşuyoruz...

Son yıllarda sayıları gittikçe artan ve neredeyse her yere kurulan baz istasyonları sağlığımızı tehdit etmeye devam ediyor. 3G teknolojisinin kullanılmaya başlanmasıyla beraber mevcut baz istasyonlarının sayıları daha da artacak. Bu da hastalıklara, hatta ölümlere daha da yakın olduğumuz anlamına gelecek. (bu istasyonların yaydığı elektromanyetik dalgalar insan vücuduna statik elektrik yüklemekte ve bu durum bağışıklık sistemini zayıflatmak, uykusuzluk, sinirlilik, baş ağrısı, baş dönmesi gibi sağlık sorunlarına yol açmakta daha da önemlisi kanser riskini arttırıp kanserli hücre oluşumunu tetiklemektedir). Geçen perşembe günü Moda ilköğretim okulu'nun yanına kurulmak istenen baz istasyonu Moda ve Kadıköy halkının tepkisi ile karşılaşılınca kurulum işlemi ertelenmiştir.
Kadıköy halkı olarak;
- Kamu malı olan sokaklara ve parklara baz istasyonlarının kurulmasına son verilmesi,
- Mevcut baz istasyonlarının yaşam alanlarının dışına çıkarılması,
- Baz istasyonlarının kurulmasında dünyaca kabul edilmiş standartların getirilmesi ve insan sağlığının gözetilmesi,
- Kadıköy Bel. Başk. ve meclisi tarafından baz istasyonlarının yaşam alanları dışına çıkarılacak kararlar alması için

2 Eylül 2009 Çarşamba günü Nazım Hikmet Parkı, Moda İlköğretim Okulu karşısı (eski havuz) saat 18.30'da buluşuyoruz.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Sivilcelere çare buldum :)


Hatırlarsanız bir süredir sivilce problemi yaşıyordum. O ürün bu ürün derken en sonunda ablamın tavsiyesi üzerine (ve verdiği deneme boyu ürünler sayesinde) Dermalogica'nın "Medibac" isimli serisini kullanmaya başladım. Gerçekten inanılmazlar hepsi de. İlk kullanımda bile etkisini görmeye başladım. Bu marka sadece eczanelerde satılıyor ve en kötü yanı fiyatlarının oldukça pahalı olması (mesela sadece yüz yıkama jeli, kremi ve maskesi 300 milyonun üzerinde tutuyor). Tam kara kara düşünürken bunları acilen nasıl alacağım diye hiç aklıma gelmeyen birşey yardımıma koştu. Geçen hafta İstiklal caddesinde dolaşırken meşhur Rebul eczanesinden lavanta kolonyası almak ve kendi ürünleri olan Guarana isimli anti selülit kremini sormak için girdim (bu arada bu krem hakikaten inanılmaz bir ürün. Sürdüğünüz yeri cayır cayır yakıyor ve sürülen bölgede anında gözle görülen incelme sağlıyor). Şansıma o gün eczanede cilt analizi vardı ve eczanenin sahibi olan Mehmet Bey de oradaydı. Cildim için birkaç krem sorunca Mehmet Bey analiz yaptı cildime (sonuç tam anlamıyla felaket çıktı maalesef). Yardımıma koşansa eczacı Mehmet Müderrisoğlu oldu. Bana oldukça uygun bir fiyata kendi karışımlarından bir temizleme köpüğü, göz çevresi kremi ve çok amaçlı bir krem hazırladı (sıkılaştırıcı ve sivilce giderici). Hazırladığı ürünlerinin methini zaten çok kişiden duymuştum. Bir haftadır kullandığım kremler oldukça işe yaradı ve çok memnun kaldım. Birgün yolunuz İstiklal caddesine düşerse Rebul eczanesine mutlaka uğrayın. Belki sizin de derdinize deva olur. Ne dersiniz?


www.rebuleczanesi.com

31 Temmuz 2009 Cuma

Bağıran o manyak bendim işte...


Bir önceki yazımda bahsettiğim rezilliği anlatayım size. Tatilin son günü indik tekneden hava 43 derece. Akşam saat 7'de otobüsümüz var İstanbula (bodruma geçicez diye arabayla gitmemiştik. Bodrum işinden vaz geçince otobüse mecbur kaldık). Sabah sabah nasıl vakit geçiricez derken en iyisi sinemaya gidelim dedik. Hem klimada var püfür püfür. İlk önce Lanetli ev diye bir korku filmine gittik. Ne güzel koskoca sinemada sadece 3 kişiyiz. Film bitti ama önümüzde hala saatler var. Hadi o zaman bir de Ice Age 3'ü izleyelim dedik. Onu da seyrettikten sonra yemek yiyip, bir iki saat Tansaşta salak salak dolandık (klima varya) ama hepimiz sıcak hava ve yorgunluktan bitmiş bir haldeyiz. Neyse en sonunda otobüs saatimiz geldi çattı. Bindik otobüse en son koltuklar olan arka dörtlüdeyiz facia yani. Neyse yola çıktık uyuya uyana Yalovaya kadar geldik. Feribota bindik (daha doğrusu binmişiz. Bütün otobüs horul horul uyuyordu) Bir anda eşim beni sarsarak uyandırdı. Gözümü bir açtım ki bütün otobüs bana bakıyor. Meğer uykumda yorgunluktan mı yoksa korku filminin etkisinden mi bir bağırmışım ki "KOOOOOOOOOŞ" diye bütün otobüs uyanmış. Hayatımda bu kadar utandığım çok az an olmuştur. En korktuğum şeylerden biri otobüste uykuda bağırmak, ikincisi de gaz çıkarmaktı (ıyyy iğrenç demeyin hiç :) uykuda olabilir herşey ne yani) biri başıma geldi. İnşallah ikincisi de gelmez :)....

28 Temmuz 2009 Salı

Tatilimiz şimdilik bitti :( ...

Eveet tatilimizin bir kısmını bitirdik geldik. Marmaristen Datça'ya kadar neredeyse bütün koyları gezerek deyim yerindeyse neredeyse bütün gün yedik içtik yattık. Sıcaktan bunaldıkçada bol bol denize girdik. Geçen sene de mavi tura çıkmıştık ama bu sene hem tekne hem de mürettabat yönünden çok şanslıydık. Aşçımız Dursun'un el kadar mutfakta o sıcakta yaptığı yemekler ve kekler değme el kadınlarının elinden çıkamazdı. En keyifli şeyse gece püfür püfür bir havada yıldızlar altında güvertede yatmak oldu yine. Hamburgere binme maceramız ise tam bir felaketti. Geçen seneden tadı damağımızda kalınca bu sene tekrar binelim dedik arkadaşlarla. Binmez olaydık. Sürat motorundaki iki manyak bizi anamızdan doğduğumuza pişman etti (para pazarlığı yapınca böyle oluyor demek ki). Adamlara "aman kardeş, bak yavaş git" dedik. "tamam abla sen merak etme" diyip, gazı köklemesi bir oldu. Ciyak ciyak bağıra bağıra bir hal olduk (hatta bir ara ben atlayıp yüze yüze tekneye gitmeyi bile düşündüm ama iplere dolanırım diye tırstım). Adama bağırıyoruz dur inicez diye herifler sırıta sırıta basıyorlar gaza. İndiğimizde herhalde gülmekten ikisinin de karnını ağrılar girmiştir. Totomuzu suya vura vura iki gün oturamadık valla billa acısından (yüzsüz herif ertesi günde muza biner misiniz diye geldi. Bi daha biner miyiz be manyak mıyız?). Hala teknenin etkisinden kurtulamayıp oturduğum yerde fır fır sallansam da seneye daha uzun süreli yapmaya karar verdik. Bu hamburger felaketi dışında süper bir tatildi. Valla bir hafta nasıl geçti anlamadım. Ama asıl felaketi (yada rezalet mi desem) bir sonraki yazıya saklıyorum. Bu kadar utandığım çok az olmuştur sanırım hayatımda...

Not: O fotoğraftaki tabi ki biz değiliz. Bizim yüzlerimiz "Allahım sana geliyorum" ifadesi taşıyordu...